23 Ocak 2009 Cuma

Tesadüfün eseri bir yazı veya “Krakow’da Ermeniler” başlığı altına yazmayı düşündüklerime giriş

Yirmi dört kişilik düzenli ve şirin bir kütüphanede yazıyorum bu yazıyı. Salı ve perşembe günleri lehçe kursumuzun olduğu binanın en üst katında. Sabah rusça fonetik dersime gittim fakat hocamızın çarşamba günkü dersin sonunda hasta olduğunu ve cuma günkü dersi iptal ettiğini öğrendim. Çarşamba günkü dersi uyuya kalıp kaçırmıştım. Kütüphaneye geldiğimde saat onu biraz geçiyordu, yol üzerinde yanından geçtiğim Dominik Kilisesi’ne girdim. Krakow’da her sokak başında bir kilise var belki, her birini uzun uzun gezmeye kalksam beç aylık Erasmus yaşantımın yarısını bu kiliselerde geçirmek zorunda kalırdım. Dominik Kilise’si Krakow’daki en büyük kiliselerden biri, kendisine sadece iki yüz metre uzaklıkta Krakow’un en ünlü kilisesi olan Meryem Ana Kilise’sinden tek eksiği kulelerinin olmaması.
Kütüphanelerde zaman geçirmeyi seviyorum, kaldı ki burası bir kütüphaneden çok kitaplarla dolu bir çalışma odasını andırıyor. Social Life under Communism, History of Polish Culture ve seçmiş olmaktan pişmanlık duyduğum tek ders olan Yiddishkeit- The culture of Ashkenazi Jews adlı derslerimi geçebilmek için önümüzdeki on gün içinde her birine birer makale hazırlamam gerekiyor. En acil olanı komünizm makalesi, bugün ayın yirmi üçü, makalenin son teslim tarihi ise on ocaktı.
Polonya yakın tarihinin en önemli şahsiyeti olan Leh Walesa öncülüğünde başlayan ve Komünizmin çöküşünde büyük rol oynayan Dayanışma Hareketi/Sendikası (Solidarity, Solidarnosc) hakkında yazmayı düşündüğüm makalemin şuan yarısındayım. Uslu uslu çalışıyorken kısa bir ara vermek üzere ayağa kalktım ve sözlüklerin olduğu rafa yöneldim. Gözüme çarpan “dünyanın bütün dilleri-Lehçe” sözlüklerinin etkisiyle iki üç dakika boyunca Türkçe-Lehçe bir sözlük aradım. Orta raflarda gözüme hiç de yabancı olmadığım renklerin süslediği bir kapak sırtı çarptı, üç yatay şerit: Kırmızı-Mavi-Turuncu. Hangi ülkenin, hangi milletin olursa olsun, bayraklara alerjim vardır. Fakat bu kez kafamı çevirmek aklıma bile gelmedi ve elimi hızlıca uzatıp iki cm genişliğindeki ciltli kitabı tutup raftan çıkardım. “Maly Slownik Ormiansko-Polski/Polski-Ormianski”. Yani “Pokr Pararan Hay-Leheren/Leh-Hayeren”. Anlayamayanlar için bir kez daha: “Küçük Sözlük Ermenice-Lehçe/Lehçe Ermenice”. Andrzej Pisowicz adlı bir Armenolog ve İranolog tarafından Şuşanik Sedoyan ve Norayr ter-Grigoryan eşliğinde hazırlanmış olan, ve aslında Türkiye standartlarına göre boyut olarak küçük değil, orta boy olan bu sözlük Lizbon’daki Kalust Gülbenkyan Fonu, öğrencisi olduğum Jagiellon Üniversitesi Filoloji Fakültesi ve “Leh Halkı” Derneği’nin (Stowarzyszenia “Wspolnota Polska” ) yardımlarıyla Ksiegarnia Akademicka tarafından 2006 yılının ocak ayında Krakow’da basılmış.
Arka kapağından öğrendiğim kadarıyla Ermenice-Lehçe kısmında 5000, Lehçe-Ermenice kısmında ise 9000 kelime mevcutmuş. On-on beş sayfalık dil bilgisi girişleriyle başlayan kısımlar alışık olduğumuz sözlük formatında, bir sayfada iki sütun olmak değil, satır satır dizilmişler. Kitabı basan yayınevinin kitabevi Leh Kültürü tarihi adlı dersi gördüğümüz binanın köşesinde, şimdi buradaki sözlüğü daha fazla yıpratmadan gidip bir tane edineceğim. Ayrıca Andrzej Pisowicz tarafından hazırlanmış bir de “Ermeni Dili Grameri” adlı bir kitap daha varmış, bulabilirsem ne âla.


P.S "Jestem Ormianinem" (Yestem Ormianinem), Lehçede "Ben Ermeniyim" demek. Lehçe kursa başladığımız ilk günlerde hocamın doğru kelimeyi bulabilmek için birkaç saniye düşükdükten sonra bana öğretebildiği Polonya sınırları içerisinde herhangi bir tehlike arz etmeyen cümle. Biraz ekşisözlük cümleleri gibi oldu bu da ama silmeyeceğim.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Krakow’da kitapsız geçen dört ay ve Ա’ın kuyruğunda beliren “anadil” sorunu üzerine


Başlığın uzunluğunu görüp korkmayın, bloga koyduğum diğer yazıların aksine (ve blog okuyucularının da talebi üzerine) kısa bir yazı olacak. Ayrıca başlığın uzunluğundan da William Saroyan taklitçiliği yaptığım da sanılmasın. Ayrıca başlıkta gördüğünüz garip şey otuz sekiz harflik Ermenice alfabenin ilk harfi. “Ա, ա” yani bildiğiniz “A, a”. “Ayp” diye telaffuz edilir, ismimde ilk büyük olmak üzere üç tane var: “Արարատ”. Bu örnek sayesinde Ermenice “r”lerden birini de tanıyabilirsiniz fakat “t” için acele etmeyin çünkü ismim Ermenice’de “d” ile yazılıyor.
Krakow’a geldim geleli kitap okuduğum falan yok. Önce Rober’in hediye ettiği Milan Kundera’nın Yavaşlık’ı, daha sonra blog yazılarında adımı sık sık geçirerek kendi çapımda (kötü de olsa) ciddi bir ün, şan, şöhret kazanmamda büyük pay sahibi olan oda-sınıf-yol/daşım Serdarhan Aksoy’un (Serdarhan yazılır “Serdaran” okunur) son yazısında bahsettiği Krakow’un ünlü sahafı Massolit’ten sadece 8 zloti’ye (5 tl.) satın aldığım Vera Alexandrova imzasını taşıyan 1964 basımı A History of Soviet Literature 1917-64 From Gorky to Solzhenitsyn adlı kitap ve daha sonra Nabokov’un Lolita’sı üç basamaklı rakamlar taşıyan sayfalarının bakir kalması gibi aynı acı kaderi paylaştılar hep. Zoya Pirzad’ın Işıkları Ben Söndürürüm’ünün sonunun da aynı olmaması için elimden geleni yapıyorum.
Her neyse, bugün yine Pirzad’ın kitabını raftan çekip almak üzere elimi uzattım ki hemen yanında duran “Huşer Arants Puşeru” adlı kitabı fark ettim. Dört aydır adam gibi bir şey okumadığımı yine uzun ve gereksiz cümlelerle ifade ettikten sonra zaten Ermenice bir şeyler de okumadığımı söylemeye hiç gerek yok. On dokuz yaşımda, bir cuma günü, akşam üstü konuşabildiğimin farkına vardığım, yirmimde sevmeye başladığım bu dili özlediğimi hissederek çekip aldım kitabı raftan. “Dikensiz Anılar” adından da anlaşılabileceği gibi bir anı kitabı. Hayatını eğitime adamış, senelerce İstanbul’daki Ermeni okullarında öğretmenlik yapmış, şimdilerde seksen yedinci yaşını Fransa’da süren Vahan Acemyan’ın anıları. Öğrenciliğini ve öğrencilerini, yaşadıklarını, gördüklerini, gezdiği yerleri yazmış Acemyan. Kitabın arkasındaki “İçindekiler” sayfalarından ilgimi çekebilecek bir kısım ararken üç ülke adı ilişiyor gözüme. Almanya, Belçika, Hollanda.
On altı günlük noel tatilimin on üçünü Almanya’da, üçünü ise Hollanda’da geçirdim. Merakla okumaya başlıyorum Acemyan’ın bu Benelux ülkeleri ve Almanya hakkında ne yazdığını. Önce Münich’te geçirdiği günlerden, Stuttgart yakınlarında bir köyde; Waiblingen’de sandviç almaya çalışırken satıcıdan işittikleri küfürleri ve karşılık vererek satıcıyı nasıl sindirdiklerini anlatmış Acemyan. Daha sonra da Almanya hakkındaki izlenimini özletlemiş: “Almanya taze tıraş edilmiş ve düzgünce taranmış saçlarıyla uslu bir öğrenci izlenimi bırakmıştı üzerimde.” (Çeviride hata olabilir, bu hoş görülmelidir!)
Ayrıca Hollanda ve Belçika’da geçirdiği iki kısa günün bu ülkeleri tanımak için yeterli olmadığını farkında olduğunu ekleyerek Belçika’dayken Gent’e giderek Taniel Varujan’ın, öğrenim gördüğü üniversitedeki büstünü de ziyaret etmenin bir “ahde vefa etmek”le eşit değer taşımış olacağını da ekiyor pişman harflerle.
Ne kadar acı Ermenice bilmeyenler için benim okuma şansına sahip olduğum bu güzel şeyleri okuyamamak, ve acaba kaç kat daha daha da acı Ermenice bilip de bunları okumamak.
Bundan iki veya iki buçuk sene evveldi. “Anadil”in ne olduğunu ve bir insanın kendi anadilini bilmesinin ne kadar önemli olduğunu açıklayan uzun bir makale okumuştum. Aslında anadilin insanın hangi milletten olduğuna bağlı olmadığını, anadili belirleyen temel unsurun kişinin doğup büyüdüğü ortamdaki egemen dilin olduğunu vs açıklıyordu. Aksini iddia eden düşünceler içeren yazılarla karşılaşana dek benim de düşüncelerim bu yöndeydi. Fakat şimdi, dört aydır Krakow’da tanıştığım insanlara Ermeni’yim fakat anadilim Türkçe demek hem bana tuhaf geliyor hem de onlar “ne saçmalıyor bu çocuk yahu” gibisinden bakıyorlar.
Aileleri, II. Dünya Savaşı öncesinde Leh toprağı olan ve savaş sonrasında Polonya’nın o bölgedeki bazı Alman kentlerini de içine alarak sınırlarını batıya kaydırması sonucu Belarus’a kalan topraklar üzerinde yaşayan birkaç Leh ile tanıştım Krakow’da. Leh olmalarına rağmen Belarusçayı çok daha iyi konuşuyorlar(mış). Tamam bu normal belki; fakat –eğer anadili milliyete göre belirliyorsak- anadilleri olması gereken Lehçeyi benim Ermeniceyi kullanabildiğimden belki beş kat daha iyi konuşmalarını neye bağlayacağız? Zaten ikisinin de Slav dili olmasına ve benzeşmelerine mi? Bana pek tatmin edici bir cevap gibi gelmedi.
Yazıyı bitirip buradaki derslerimi geçmek için yazmam gereken essay/makalelere dönsem iyi olacak. Anadil sorunu üzerine aklıma gelenleri paylaşmaya devam ederim belki.
P.S Artık Krakow'daki son günler, Leman Sam'ın da dediği gibi "yine yollar yolculuklar yine terk-i diyar" etmeye hazırlanan Türkiye gençliği arasında zaman geçirmek için oynanan ihale adlı popüler bir iskambil oyunu varmış, Dostoyevski veya Sardarhan Aksoy gibi sıkı bir kumarbaz olası geliyor insanın böyle zamanlarda ama, hiç de anlamam iskambilden falan...

6 Ocak 2009 Salı

Berlin

Berlin’e sabah 08:05’te vardım. Saat 19:45’te Krakow’dan hareket eden trenin yataklı vagonundaki 12 saatlik yorucu yolculuktan sonra bir de Berlin’i gezmek gözümde büyüyordu. Leh demiryollarının Avrupa’da pek hoş bir üne sahip olmadığını söylemek lazım. Fransız-Alman-İspanyol arkadaşlarımın sürekli olarak trenlerin eskiliği ve yavaşlığından söz ettiklerini söylemeliyim. Ucuzluğunu da göz ardı etmemek lazım tabi. 160€’ya satın aldığım interrail biletim sayesinde aslında 60€ olan Krakow-Berlin yataklı vagonuna sadece 12€ ödedim. Kompartıman altı yataklıydı. İkisi gece boyunca boş kaldı. Krakow’dan hareket ettiğimizde kompartımanda sadece ben ve üstümdeki yatakta yatan Japon çocuk vardı. Yaklaşık iki saat sonra tren Katowice’de durduğunda altımdaki ve onun karşısındaki yatağa bir Leh çift geldi. Arasıra trenin fren sesiyle uyandığımda birbilerine “kochanie, kochanie” diye seslendiklerini duyuyordum. “kocham cie”, “seni seviyorum” demek olduğuna göre “kochanie” de “sevgilim, aşkım” gibi bir şey olsa gerek. Varşova’da, Wisla nehri üzerindeki garip köprüye yakın bir yerlede, 40 yaşlarında bir kadının iki küçük çoğunun ardından “kochani, kochani” diyerek koştuğunu hatırlıyorum.
Tren yolculuğuma Zoya Pirzad’ın Işıkları Ben Söndürdüm’ünü okuyarak başladım. Sekiz aralıkta Şengen Vizesi başvurusunda bulunmak için Krakow’dan sabahın altısında bindiğim Varşova treninde okumaya başlamıştım bu kitabı. Herhalde pazartesi gecesi bineceğim Amsterdam treninde devam edip daha sonra da Köln’den bineceğim Prag treninde bitiririm.
Bugün gidip en yakın bilet gişesinden Amsterdam trenine rezervasyonumu yaptırdım. Krakow-Berlin trenine ödediğim 12€’luk yatak parası Amsterdam treninde birden bire 40€’ya fırladı. Berlinde kaldığım bu otel gibi hostele 10€ ödediğimi düşünüp 20€ ödedim ve yataksız vagona rezervasyon yaptırdım. Dokuz saatlik yolculuk biraz sancılı bir hâl alacak belki ama 20€’nun gözümde ne kadar büyüdüğü anlatamam.
Çantamı hostele bıraktıktan sonra resepsiyonda bulduğum free guide’lardan birinde Brandenburg’da başlayan bir free tour olduğunu gördüm. Aynı trenle Berline gelen ve saat üçe kadar Aachen’a gidecek olan trenini bekleyen Emre’yi arayıp Alexanderplatz dedikleri şehir merkezindeki Televizyon Kulesi’nin altında onunla buluştum.
Berlin metrosun tam bir arapsaçı. İstanbul “metro”suna alışık biri Berlin metrosunda yolunu bulmaya çalışırken birkaç saniyede bir durup derin derin nefes almazsa aklını kaçırabilir. Buluşma noktasına gidecek olan metroyu ararken turları düzenleyen rehberlerden biri elimizdeki haritadan nereye gitmek istediğimizi anladı ve kendisini takip etmemizin yeterli olacağını söyledi. Buluşma noktasında 150’ye yakın insan vardı. İngilizce-Fransızca-İspanyolca bilen altı kişilik takımı topluluğu 24-25’er kişilik gruplara ayırdılar. Rehberimiz zorlama esprilerle kendini komik göstermeye çalışan, ama işini de iyi yapan Amerikalı 25-26 yaşlarında bir çocuktu. Tura başlamadan önce “bu harika ingilizce aksanının” nereden geldiğini anlatan küçük bir girizgâh yapmayı ihmal etmedi. Mississipi’li olduğunu Berlin’i çok sevdiği için burada yaşamak istediğini ve buraya yerleştiğini söyledi. Turu Emre’nin Aachen’e gitmesi gerektiği için yarısına kadar takip edebildik. Doğrusunu söylemek gerekirse iki saat boyunca rehberin ne anlattığını anlamaya çalışmak çok yorucuydu. Amerikalılar bazen çok bencil olabiliyorlar, gruptaki 24-25 kişinin yarısından fazlasının anlattıklarının çoğunu anlamadıklarına eminim. Hatta orta yaşlı birkaç kişi 45-50 dakika sonra rehberin anlattıklarıyla ilgilenmeyi bırakmış, sadece gezilen yerleri izlemeye başlamışlardı. Bütün bunlara rağmen artist rehberimiz “wall”a “woo”, “door”a “doo” demeyi sürdürdü arsızca. Ben mecbur muyum senin Amerikancanı anlamaya? Hatta Amerikalıların bu duruma uygun düşecek çok da güzel bir lafları vardır ama neyse.
Buluşma noktamız Almanların Brandenburger Tor dedikleri Brandenburg Kapısı’nın önündeki Paris Meydanıydı. Berlin’in bu en önemli meydanlarından birinin adının Pariser Platz (Paris Meydanı) olmasının sebebi meydanın sol köşesindeki Fransız Konsolosluğu olsa gerek. Fransızların hemen çaprazında ise Amerikalılar sanki ne katakulli yapar da şu meydanın adını New Yorker Platz yaparız dercesine konuşlanmış vaziyetteler. Hemen eklemek gerekir ki bu konsoloslukların İstanbul’dakilerle hiçbir benzerlikleri yok. Ne Varşova’dakiler ne de Berlin’dekiler öyle kale gibi falan filan değil. Meydanın diğer köşesinde “Hotel Adlon” var. Rehberimizin uyarısıyla birkaç yıl önce televizyonda gördüğüm bir görüntüyü hatırladım. Michael Jackson’un elinde tuttuğu küçücük bir çocuğu balkondan aşağı sarkıtıyor. Bu olayın gerçekleştiği balkonu gördüğümde sanki o anı yaşıyormuş gibi hissettim. Bu otel Berlin’deki en ünlü otelmiş ve yanılmıyorsam sıradan bir odasında konaklamak için geceliğine 2000€ ödemeniz gerekiyormuş (kahvaltı da hariçmiş). Yazıyı yazarken de bir gazetenin internet sayfasında gördüm, Jackson ölüm döşeğindeymiş.
Bir sonraki durağımız Berlin’in ünlü Yahudi Anıtı oldu. Bu anıt şehrin merkezine birkaç yüz metre uzaklıktaki boş bir alana oturtulmuş. Kocaman bir meydan, başta gördüğünüzde yan yana dizilmiş tabutlarmış gibi geliyor insana. Uzun-kısa, büyük-küçük. Mantıklı da hani, milyonlarca Yahudi öldürülüyor Nazilerin toplama kamplarında. Fakat rehberimizin anlattığına göre anıtın yaratıcısı kendisine bu taş mermerlerin ne anlama geldiği sorulduğunda, “gören ne anlıyorsa o” cevabını vermiş. Yani ister büyüklü küçüklü tabutlar olarak görün o mermerleri ister savaşa giden askerler…
Anıtın dikildiği meydanın bulunduğu yer önemli; öyle ki meydanın doğu yanında, sadece 300 metre uzaklıkta Almanya’nın kalbinin attığı nokta olan parlamento binası var, batıya kafanızı çevirdiğinizde Berlin’in en önemli finans merkezlerini görüyorsunuz. Anıtı iş adamlarının ve milletvekillerinin, işlerine ve parlamentoya gidip gelirlerken hergün geçtikleri yolun kenarına dikip onları hergün bu anıtı görmek zorunda bırakmak kurnazca bir hareket olsa gerek (rehberimiz bu durumun komikliğinden bahsediyordu). Bu ünlü Yahudi Anıtı’nın 50 metre kuzey doğusunda ise zemini toprak olan (yağmur yağdığından o gün çamur olmuştu) bir otopark var. Rehberimiz bizi otoparkın yanında durdurduğunda 20 dakika boyunca orada kalıp bu otoparkın altında Hitler’in son günlerini geçirdiği sığınak hakkında konuşacağımızı tahmin edemezdim tabi. Bilindiği üzere, efsaneye göre Hitler intihar kararını da bu ünlü sığınakta almış ve kafasına kurşunu sıkmadan önce yanındaki askerlere kendisini sığınaktan dışarı çıkarıp yakmalarını emretmiş. Hitler akıllı bir adamdı tabi ki, cesedinin Moskova sokaklarında ibret-i alem olsun diye sürüklendirilmesini engellemiş oldu (efsane gerçeği buyuruyorsa eğer). Bir diğer yandan, rehberimiz henüz yeni ölmüş bir vücudu ateşe verip onu küle çevirmenin 64 saat sürdüğünün bilimsel olarak kanıtlanmış bir şey olduğunu, Sovyet orduları Berlin’e birkaç saat uzaklıktayken askerlerin Hitler’in emrettiği üzere cesedi gaz döküp kül olana dek yakamamış olabilecekleri ihtimalinden de söz etti. Ve tabii ki Hitler’in aslında hiç intihar etmemiş ve dünyanın başka bir köşesinde hayatını yıllar boyu sürdürmüş olabileceği ihtimalini de unutmamak lazım. Hitler ilginç bir kişilik, hakkında okuduğum makale bir kitaptan da söz etmek isterdim ama şimdi ne blog okuyucusunu sıkmaya ne de bu güzel şehri anlatacak olan satırlardan çalmaya lüzum yok.
Türk Mahallesi ve Kreuzberg
Berlin’in en güzel semtlerinden birinin Kreuzberg olduğunu işitmiştim. Yetmiş iki milletten insanın yaşadığı bu semtteki en önemli mahallelerden biri de Türk mahallesi. Emre’nin trenine iki saatimiz vardı ve kendisi bana Türk mahallesini görmek istediğini söyledi. Aslında planım burayı yarım saat içinde öylesine gezmek değil, daha fazla zaman ayırarak, sadece ana caddelerinde değil, biraz da ara sokaklarına sızarak buradaki Türklerin nasıl yaşadıklarını birkaç saatliğine de olsa gözlemlemekti. Türk mahallesine şehir merkezinden metroyla ulaşmanız 15-20 dakikanızı alıyor. Burada yaşayan Türklerin buraya “Küçük İstanbul” dediklerini okumuştum wikipedia’da. Metronun pek tekin bir yer olduğunu söyleyemeyeceğim. Öyle ki Türk mahallesinin meydanına çıkmak için indiğimiz Kottbuser Tor metro istasyonundaki tipleri (ellerindeki ucuz bira şişelerinin aslında tehlike anında yanlarındaki korkunç köpeklerin havlamaları eşliğinde kafanızda paramparça olduğunu hissedebileceğinizden Türkçedeki “tırsmak” fiiline bütün gücünüzle sarılıp “tabaları yağmalak” birleşik fiiline soyut bir köprü kurmanıza neden olabilecek tiplerden bahsediyorum ey okuyucu) kolay kolay unutamayacağım. Eklemek gerekir ki bu tipler Türk değildi; çünkü hiçbir Türk bu kadar korkunç olamaz.
Meydandaki Tadım Kebap Salonu’nda yediğimiz döner dürümün tadı Taksim’de herhangi bir dönercide yediğiniz dönerin tadıyla aynıydı. Hatta artık İstanbul’a olan özlemimden mi yoksa burada etin içine kattıklarını söyledikleri domuz etinden mi olsa gerek biraz daha lezzetliydi bile! Boynumdaki fotoğraf makinesinden anlamış olacak kasada duran 30 yaşlarındaki (konuştuğu Türkçe ağzı Doğu Anadolu kokuyordu sanki) genç adam Türkiye’den tatil için mi geldiğimizi, okuyup okumadığımızı falan sordu. Dürümün yanında Türkiye’den yeni gelmiş yoğurttan yapılmış olan açık ayrandan isteyip istemeyeceğimiz sorusuna aldığını hayır cevabıyla biraz hayal kırıklığına uğradığını görünce en azından kapalı ayran içip hatamızı telafi etme gereği duyduk. Salonun duvarlarına asılı İstanbul ve Türkiye posterlerine bakarken camekanın diğer yanında ellerindeki market poşetleriyle evlerine dönen türbanlı kadınların aslında bana çok tanıdık bir görüntü oluşturduklarını fark ettim. Öyle ki üç buçuk ay boyunca Polonya’da tek bir türbanlı kadın bile görmemiştim.
Marx-Engels Heykelleri
Marx ve Engels’in kim olduğunu anlatmaya gerek yok. Bilmeyen varsa zaten ekranın sağ üst köşesindeki “x”ya tıklasın usulca. Bu iki düşünürün Berlin’in göbeğinde birbirlerine 15 cm arayla yerleştirilmiş iki devasa heykellerinin olması güzel. Marx bütün ağırlığıyla oturuyorken neden Engels’in ayakta durmak zorunda olduğunu anlamak zor. Ayrıca bu iki büyük düşünürün hayatlarının sonuna dek orada dönüp duran dönmedolabı hemen yanıbaşında yükselen bir kilisenin çan kulesini ve Berlin’in simgelerinden olan çirkin Televizyon Kulesi’ni izlemek zorunda olmaları ise acı. Berlin dalga mı geçmiş, saygı mı göstermiş, iki kere düşünmek lazım. Fakat kesin olan bir şey varsa o da şudur: Almanlar bizim gibi alakalı alakasız her köşeye aynı heykeli dikecek kadar saftrik değiller.
Berlin Duvarı
Free Tour’daki duraklardan biri de meşhur Berlin Duvarı’ydı. Duvar yıkılalı yirmi sene olacak neredeyse, birkaç yer dışında pek bir şey kalmamış tabi. Sovyetlerin “bir gece ansızın” dikivererek Berlin’i Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye böldüğü bu Utanç Duvarı artık Berlin’in en önemli pazarlama malzemesi haline gelmiş. Hediyelik eşya mağazalarının baş köşesine oturan “orijinal duvar parçaları” en dikkat çeken nesnelerden biri.
Bu duvar çok şey anlatır insanlara, yine insanlığa dair. Doğu Berlin’deki baskıcı Sovyet rejiminden kaçıp Batı’ya, “özgür dünya”ya ulaşmak isteyenlerin Duvar’ın üstündeki dikenli telleri canlarını acıtacak, etlerine batarak kanatacak dikenli teller olarak görmeyip özgürlük için, daha rahat bir yaşam için var güçleriyle tutunup Duvar’a tırmanırken kullanabilecekleri bir ip olarak düşünmelerini hayal edin bir. Avuçlarına batan dikenlere aldırış etmeden kendilerini Duvar’ın öte yanında atmaya çalışırlarken üzerlerine doğrultulmuş namlulardan fırlayan kurşunların vücutlarını dikenli tellerden aşağı cansız halde asılı bırakışını… Duvar’ın söyleyecek çok sözü olacak daha, anlayana yani.
Duvar’ın görünüşüne gelirsek, önceden internette bir yerlerde fotoğrafını görmeyen biri “Bu muydu yani!” diyebilir; çünkü genelde insanlar rehberimizin de dediği gibi Çin Seddi gibi bir şeyler karşılaşmayı bekliyorlar. Uzunluğu belki iki buçuk metre vardır, kalınlığı ise belki 7-8 cm olabilir. En azından benim gördüğüm kadarı böyleydi. Ayrıca Sovyetler dikenli telleri bir süre sonra söküp Duvar’ın tepesine içinden elektrik akımı geçen bi düzenek oturtmuşlar. Aslında düzenek falan değil bu yarı çember gibi bir şey ama doğru kelimeyi bulamadım, merak eden resme baksın.
Duvar’ın bazı parçalarını şehrin çeşitli yerlerinde üzerlerindeki sanat eseri grafitilerle görmek mümkün. Hatta kaldığım hostele yakın bir yerlerde sadece bu grafitili duvar parçalarının sergilendiği bir yer olduğunu görmüştüm haritada fakat fırsat bulup gidemedim. Zaten grafitilerden de pek hoşlandığım söylenemez.
Pergamonmuseum – Bergama Müzesi
Berlin’de birçok önemli müze var. Varşova ziyaretimden aslında bir gün içinde çok fazla müze gezmenin pek de sağlıklı bir şey olmadığını anladım. İnsanın sadece bakması yetmiyor, baktığını görmek bazen hayati bir rol bile üstlenebilir. Öyle ki Berlin’de ve daha sonra gideceğim şehirlerde çok fazla müze gezip hiçbir şey anlamamayı, daha az müze gezip en azından bir şeyler anlamaya tercih ettim.
Şehirdeki en önemli müzelerden biri Bergama Müzesi. İsim tanıdık mı geldi? Müzenin en önemli “parça”sı müzeye adını veren Bergama Krallığı’nın ünlü altar. Bu paha biçilmez tarihi eser sanırsam I. Dünya Savaşı yıllarında Anadolu’dan Almanya’ya getirilmiş. Herhalde Osmanlı’nın içerde yapacak çok daha önemli işleri vardı ki pek ilgilenemedi bu konuyla. Altar’ı görmek için kapıda 12.5€ gibi cüzi bir ücret ödemem gerekti, ki bu da Berlin’in diğer müzelerine “zaman” ayıramamamda büyük etken oldu. Almanya’da hoşuma giden en önemli şeylerden biriyle Bergama Müzesi’nde de karşılaştım. Türkçe’yle! Madalyonun öteki yüzü ne anlatır bilemem ama görünüşe göre Almanlar bazı şeyleri çok aşmış insanlar olarak ülkelerinde yaşayan azınlıklara, onların kültür ve dillerine saygı göstermeyi biliyorlar. Müzeye girerken elime telsiz gibi bir şey tutuşturdular, bir de kulaklık tabi. Müzeyi anlatan bir rehberin sesinin kayıtlı olduğu bu aleti veren Alman kız içinde mevcut olan dilleri ve tuşlamam gereken kodlarını söyledikten gülümseyerek bir de müzenin planınını uzattı bana. Üst kattaki İslam Sanatları Müzesi’ni ve Antik Yakındoğu Müzesi’ni de gezmeyi ihmal etmedim. Bu müzelerdeki eserler hakkında bilgi edinmek istiyorsanız İngilizce bilmeniz gerekiyor çünkü Türkçe açıklamaları yok. Zaten İngilizce bilmiyorsanız asla tam bir adam olabilme şansınız yok Avrupa’da. Halep Odası ve İşhar Kapısı Müzedeki diğer önemli eserler. Ayrıca Yunan’lardan kalma devasa antik sütunlar japon olduklarını düşündüğüm uzak doğulu turistler için etkileyiciydiler. Bense Almanların ruhaflığı karşısında şaşkındım. Bizim yolda görsek dönüp bakmayacağımız taş parçalarını özene bezene getirip müzelere koymuşlar.
Berlin’de Alman mutfağına özgü bir şeyler yeme şansım olmadı. Fakat her akşam Amerikan mutfağının tanıdık tadları beni yalnız bırakmamıştı. Şehirde güzel manzaralı bir Mcdonald’s var. 6€’ya aldığınız menünüzü yerken şehrin göbeğindeki çirkin Televizon Kulesi’ni izleme şansına sahipsiniz. Haftanın üç günü bu iğrenç hamburgeri yemekten sıkılmadım desem yalan olur, artık ısırırken kusacakmışım gibi hissediyorum çünkü!
Almanların nasıl insanlar oldukları konusunda aceleci davranıp yanlış şeyler söylemek istemiyorum! Berlin’e geldiğim ilk gün hostelimi bulmaya çalışırken metrodan çıkıp bana eşlik ederek benzin istasyonundaki çalışanlara ve taksi şöförüne yolu sorarak hosteli bulmama yardım etmeme yardım eden elli yaşlarındaki beyaz top sakallı, gözlüklü, hafif kilolu adam da Almandı; Bergama Müzesi’nde uzattığım fotoğraf makinesini eline almaya bile tenezzül etmeyen adam da. Almancanın kulağa pek de hoş gelmeyen bir melodisi olduğu açık fakat yine de buna sarılarak Almanları “kaba” olarak tanımlamak da pek doğru olmayabilir.
Zafer Anıtı ve Alman Parlamentosu
Zafer Anıtı (Victory Column) Parlamento’dan ve ünlü Brandenburg Kapısı’dan hemen hemen bir kilometre uzaklıkta. Eskiden Parlamento’nun önündeki geniş meydanda olduğunu okumuştum, bir gün Hitler’in kafası bozulmuş, götürün bunu uzak bir yerlere dikin demiş. Otuz beş ton az değil tabi, götüre götüre anca o kadar uzağa götürebilmişler. Berlin’i 70 metre yükseklikten görmenin en ucuz yollarından biri olsa gerek, tepesindeki küçük terasa çıkmak için sadece 1€ ödüyorsunuz. Çıktığınız 285 basamaktan sonra hayal kırıklığı. Berlin’in öyle aman aman görülesi bir manzarası yok; zaten bu yüzden 15€ verip ünlü televizyon kulesine çıkmadım. Heinrich Strack'ın eseri bu anıtı 1864’te Prusya’nın Danimarka’ya karşı elde ettiği zaferi ölümsüzleştirmek için dikmişler, Victoria (Victory) Roma Mitolojisi’ndeki zafer tanrıçası, Yunan Mitolojisi’ndeki karşılığı tanrıça Nike imiş.
Berlin’de herhangi bir ücret ödemeden girebileceğiniz tek bina Alman Parlamentosu (Deutscher Bundestag) olmalı herhalde. Berlin’deki son saatlerimden birini Parlamento kapısının önündeki uzun kuyrukta geçirdim. Meclis, bayrak meraklısı falan olduğumu sanmayın, Alman Parlamentosu’nun önemli bir özelliği var. İki-üç derece sıcaklıkta kapıdaki uzun kuyrukta bekleyip içeri girebilme başarısını gösterirseniz bina girişinin iki yanına kurulmuş asansörlerle yapının tepesindeki terasa çıkarılıyorsunuz. Almanlar binanın terasına bir küre oturtmuşlar. Kenarlarındaki iki yoldan kürenin tepesine çıktığınızda Alman Parlamento’su ayaklarınızın altında demektir artık. Mantık şu: Aşağıda milletvekilleri ne ederiz, nasıl yaparız da Almanya’yı daha güzel günlere getirebiliriz diye tartışırlarken siz binanın tepesindeki bu kürenin içinden onları izliyorsunuz. Şeffaflık var, huzur var. Nasıl ama, güzel değil mi?
Gedaechtniskirche
Anlamı “hatırlatma kilisesi”. Batı Berlin’de bulunan bu kilisenin adı savaştan sonra değiştirilmemiş, yani orijinal ismi. Kaiser Wilhelm Gedächtniskirche olarak da bilinen kilise II. Dünya Savaşı sırasında ciddi hasar almış. Savaş sonrası sadece ayakta kalabileceği kadar tadilat gördükten sonra yıkık haliyle bırakılmış. Hatırlatma Kilisesi Almanya’nın başkenti Berlin’in orta yerinde duruyor savaşı, vahşeti, barbarlığı hatırlatmak için. Yanından geçerken durup duvarlarındaki kurşun izlerine baktım uzun uzun, içine giremedim sanırım o gün ziyarete kapalıydı.

P.S Avrupa seyahatime çıkarken blog yazılarımı her akşam düzenli olarak yazmak üzere dizüstü bilgisayarımı da yanıma almıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse tam bir aptallıktı bu. Günde 8-9 saat şehir gezdikten sonra insanda yazacak hal kalmıyor. Bu uzun Berlin yazısına Berlinde başladım, Amsterdam yolunda ve daha sonra Bonn’da bir fakültenin kütüphanesinde devam ettim ve şimdi Krakow’da bitirdim. Öyle ki Amsterdam-Köln-Bonn güzide blogumuzda yer alabilmek için biraz bekleyecekler gibi gözüküyor. Hep Avrupalılar bizi bekletecek değiller ya!


10 Aralık 2008 Çarşamba

Kapıyı Kimler Çalıyor!?

-(Ç)alıntı başlık, Kirkor Ceyhan, Kapıyı Kimler Çalıyor, 1999, Belge yay., İstanbul.
Yaklaşık bir ay önce tanıştım kendileriyle. Yurttaki kapımızda öyle delik falan yok. Kim tıkırdatsa açacaksın. Günlerden ne gündü hatırlamıyorum, Krakow’daki can yoldaşımız, en iyi dostumuz IKEA’dan 6zlotiye (3.5ytl) aldığımız, çıkardığı taka-tika-tuk sesleriyle uykumun orta yerinde beni uyandırsa da bana kendimi Sirkeci-Halkalı banliyö tren hattının babamla yaşıt, artık günümüzde tanımlanamayacak bir kokuya sahip 1953 Fransız yapımı eski vagonlarından birinde, Yenimahalle istasyonunda inmek üzere yol alıyormuşum gibi hissettirdiği için pilini çıkarıp bir köşeye atamadığım plastik çerçeveli saatimizin yelkovanı, hep ayrı yönleri göstermek zorunda olduğu sevdiğiyle “12”nin üzerinde bir kez daha buluşmak için emin adımlarla ilerliyordu. Yani kısacası saat 12’ye geliyordu. Ben odamda yalnız, bilgisayarımın başında oturmuş İstanbul’da bıraktığım arkadaşlarımı, dostlarımı; amca, dayı, yenge, hala, kardeş, yaya, dede, komşularımı, ha bi de sevdiğim kızı düşünüyordum. (Yalana Krakow’da alıştım, idare edin artık.)
Tak-tak-tak sesiyle irkildim (“Tak” Lehçede “Evet” demek bu arada). Kapı çalınıyordu. Ya da vuruluyordu diyelim.
Kapıyı açtım, karşımda 40’lı yaşlarında iki orta boylu, sarışın kadın. “Yahu benim bunlarla bir işim oldu da ben mi hatırlamıyorum!?” diye düşünmedim değil bir an. Lehçe bir şeyler söylemeye başladı ki ben “Przepraszam nie mowie po polsku” (Pardon, Lehçe bilmiyorum) deyip kapıyı nazikçe kapama hazırlıklarına giriştim. Sabırsızlığımı fark eden “Beata” muhtemelen Sovyet yadigârı İngilizcesini konuşturmaya başladı tabi. Misyoner olduklarını söyledikten sonra nereli olduğumu, adımı sordu. Bu iş daha dedemin doğduğu köye kadar gider diye düşünüp kısa kestim. Türkiye’den geldiğimi duyunca çok şaşırdı ve çantasından çıkardığı siyah klasörü karıştırırken bende Türkçe bir şeyler de var dedi. Klasöründen çıakrdığı “Yehova’nın Şahitleri” gibi bir başlık taşıyan bir broşürdü. Nazikle benim dinle, imânla işim yok gibisinden laflar edip postaladım kendilerini. Bu ilk ziyaretlerinin ardından bana kalan “Would you like to know the Truth?” (Gerçeği bilmek ister miydiniz?) başlıklı küçük bir broşür oldu.
Yaklaşık on gün sonra kendini “Beata” olarak tanıtan kadın bu sefer yanında 30-35 yaşlarında bi adamla karşımda duruyordu. Geçen sefer bahsettiği konular üzerine konuşmak için geldiklerini, zamanımın olup olmadığını sordu, yok dedim, nazikçe teşekkür edip uzaklaştılar.
Geçen hafta bir cumartesi sabahı misyoner arkadaşlarımız tekrar geldi. Kapıyı açan Serdar’dan odada olmadığımı öğrenip gerisingeri döndüler tabi. Bense 6 zlotilik Ikea malı duvar saatimizin taka-tika-tuk sesleri beynimde zonklarken Krakow’daki en ağır hangoverlarımdan biriyle çarpışıyordum.
Kaç haftadır ses yok misyoner kardeşlerimizden, kapımızı başka çalan da yok zaten.

7 Aralık 2008 Pazar

Varşova'da Dört Gece Beş Gün Cilt II

Varşova’da 90. Bağımzılık Yıldönümü Kutlamaları
Polonya’nın, namı-ı diğer Lehistan’ın zayıf düşmesini fırsat bilen komşuları Rusya-Avusturya ve Prusya 1772-1795 yılları arasında Lehistan topraklarını kendi aralarında paylaşarak koca ülkeyi Avrupa haritasından silmişler. Lehistan’ın bağımsız bir devlet kurması ancak I. Dünya Savaşı’ndan sonra, 11 Kasım 1918’de mümkün olmuş. Varşova’ya gitmemizdeki en büyük etken zaten 11-12 kasım pazartesi ve salı günleri derslerimizin olmayacağıydı. Cuma sabahtan yola çıkarak salı akşamına dek şehiri gezebilecek, ayrıca bağımsızlık kutlamalarını (resmi geçitleri, okunan bağımsızlık metinlerini, marşları vs.) da başkentte izleme “onuruna” erişecektik. Juho iki-üç yaşındaki çocukların ellerindeki Polonya bayraklarını nası heyecanla salladıklarını görünce o her zamanki hayret haliyle gözlerini açarak “geleceğin milliyetçi Lehleri” dedi. Okunan bağımsızlık metinleri, resmigeçitler, atlı askerlerden öte çok da ilginç bir şey yoktu Varşova’da.
Centre for Contemporary Art Ujazdowski Castle
9.11.2008 pazar günümüze Varşova Çağdaş Sanat Merkezi’ni gezerek başladık. Zuzana Sanat Tarihi öğrenimi gördüğü için daha ilk günden oraya gitmek istediğini söylemişti zaten bize. Çağdaş Sanat Merkezi’nin bulunduğu yapının hikâyesi ise ilginç.
1624 yılında inşa edilen “Ujazdowski Castle/Zamek Ujazdowski” Vasa Hanedanının ikâmetgahıymış. Polonya’nın son hükümdarı Stanislaus Augustus Poniatowski kaleyi Varşova’ya ihsan edinceye dek (1784) farklı kral ve soyluları konuk etmeyi sürdürmüş. 1809 yılında, Napoleon Savaşları sırasında ise ilk olarak askeri bir hastaneye dönüştürülmüş. İkinci Dünya Savaşı’nda “Ujazdowski Cuhmuriyeti” olarak adlandırılan kale vatanseverlerin tapınağı, yardıma muhtaçların sığınağı, gizli tıbbi operasyonların yapıldığı, yer altı yaşamının merkezi haline gelmiş. Tanıtım broşürlerinden birinde “400 yıllık kaledeç çağdaş sanat keyfi” falan gibi bir slogan görmüştüm. En büyük geçici sergi Yoko Ono’nun “Fly” adlı sergisiydi. Gezdim, gördüm, anlam yüklemeye çalıştım, yanılıyorum sandım; tekrar tekrar baktım. Ne yalan söyleyeyim, pek de bir şey anlamadım. İtiraf etmek gerekirse Yoko Ono’nun da kim olduğunu bilmiyordum. Google sağ olsun.
Sanırım ikinci kattaydı, L şeklinde yerleştirilmiş iki beyaz duvar, bir köşede şeffaf plastik bir kare leğenin içinde renk renk çıkmaz kalemler. İsteyen bir kalem alıp annesiyle ilgili aklından ne geçiyorsa, ne yazmak istiyorsa yazıyor. Ben de yazdım tabi bir şeyler, fakat daha da önemlisi fotoğraf makinamın objektifine takılan şu kareydi…





Varşova Varoşunda 30 dakika
Hostele check-in yaptırdığımızda elimize iki-üç çeşit Varşova haritaları, broşürleri tutuşturmuşlardı. Bunlardan biri müze, kafe, restoran, klüb ve görülmesi gereken yerleri tek tek açıklayan pembe haritaydı.
Wisla öyle bir nehir ki Polonya’yı boydan boya geçip ortadan ikiye bölünmedik şehir bırakmıyor. Krakow’da olduğu gibi Wisla Varşova’yı da ikiye bölüyor. Broşürlerden nehrin öte yanında turistlerin ilgisini çekebilecek çok fazla şey olmadığını okumuştum. Juho futbol maçına gittiği Fin arkadaşı Bekka’dan nehrin öte yanında da görülmesi gereken yerler olduğunu duymuş; en azından bizim de gidip sokakları, caddeleri görmemiz gerektiği konusunda hemfikirdik.
Nehrin Öte Yanı“Praga”da Rus Meydanı ve Pianist’in Çekiciliği
Geçen hafta sonu Wroclaw’da (Varşova gezisini yazmayı bitirince Wroclaw hakkında da yazacağım) tanıştığım, Varşova’da Erasmus öğrencisi olarak bulunan Romanyalı bi kız Praga denen yerin tehlikeli olduğunu söylediğinde farkına vardım elimizdeki fotoğraf makineleri ve haritalarla Praga sokaklarında yürürken insanların üzerimize yönelen garip bakışlarının bizim için pek de güvenli olmayan arkaplanının.
Rus Meydanı dedikleri yerin hikâyesi ilginç. Sovyetler zamanında St. Petersburg’tan Varşova’ya gelen trendeki Rus yolcuların Varşova ile karşılaştıkları ilk yer Praga’daki tren istasyonunun çaprazındaki boş meydanmış. Rusların yaşayacağı kültür şokunu hafifletmek amaçlı Rus kilise mimarisinin genel özelliklerini yansıtan bir Ortodoks kilisesi kondurulmuş meydanın ortasına. 1945 yılında ise Kilisenin hemen karşısına zembil aracılığıyla bir Sovyet Army Monument indiriliverilmiş. Bu Sovyet Ordu Anıtı’ndaki dört askerin hantal/tembel pozlarından dolayı Anıt “the four sleepers/dört uyurlar” olarak anılır olumuş. Öyle ki meydana baktığınızda kendinizi bir iki saniye de olsa Rusya’da hissedebilmeniz için her şey.
Pembe haritamızı incelerken bu Rus Meydanı’ndan 300-400 metre uzaklıkta görülmesi gereken bir yer işareti daha gördük. Bu basit bir sokaktı sadece. Sokağı özel kılan ise ünlü “Pianist” filminin bazı bölümlerinin bu sokakta çekilmiş olması. Pianist hakkında fazla şey söylemeye gerek yok, izleyemeyen yoktur herhalde.
Pałac Łazienkowski-Pałac na Wyspie/ Lazienki Palace- Palace on the Water
1683-89 yılları arasında Neoklasik tarzda Domenico Merlini adlı bir mimar tarafından inşa edilmiş Pałac Łazienkowski (Vajienki Sarayı). Sarayın bulunduğu devasa parkı İstanbul’daki Yıldız Parkı’na benzetmek mümkün. Parkın çeşitli yerlerinde köşkler, saraylar, çeşmeler var. En büyüğü ve önemlisi su üstüne inşa edilmiş Lazienki Sarayı idi. Son Leh krallarının ikametgâhı olan sarayın 100 metre ötesinde küçük bir amfitiyatro da vardı. Varşova’da ziyaret etmekten en çok zevk aldığım yer olduğunu söyleyebilirim...
Varşova Hakkında Yazamayacaklarım
Varşova’ya gideli neredeyse bir ay oldu hâlâ yaz yaz bitiremedim. Yazamadığım bir tek Warsaw Uprising Museum ziyaretimiz kaldı. Şimdi İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Varşova Ayaklanmasını uzun uza diye anlatıp blog okuyucularının canını topla tüfekle falan sıkmanın anlamı yok. Müzedeki ilgimi en çok çeken fotoğraf ise Pianist filminin kahramanı gerçek Pianist Wladyslaw Szpilman’ın fotoğrafı oldu.

5 Aralık 2008 Cuma

Varşova’da Dört Gece Beş Gün Cilt I

Bu ayın yedisinden on ikisine kadar beş gün-dört gece Varşova’daydım. Krakow’da geçirdiğim iki ay boyunca şehri bilen Krakowlulardan, Lehlerden ve Erasmus arkadaşlarımdan duyduklarım Varşova’ya karşı önyargılar beslemeye başlamama yol açtı. Zaten Erasmus programına başvurmadan önce yaptığım “googleing” sonucunda başkentin Krakow’dan daha ilgi çekici, daha tarihi ve daha yaşanılır bir şehir olmadığını izlenimini edinmiştim.
Varşova’da geçirdiğim dört gece-beş gün şehrin görülmesi gereken önemli yerlerinin tamamına yakınını görmeme yetti. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi bombalamarıyla birlikte şehirdeki on binadan sekizi yerle bir olduğundan 1950’lerden başlayarak Zümrüdü Anka kuşu gibi küllerinde yeniden doğmuş “Warszawa”. Hatta bence doğmakla kalmayıp şehrin göbeğinde gökyüzünü delmek istercesine yükselen Bilim ve Kültür Sarayı ve “Gökdelen”leriyle epey bir büyüyüp serpilmiş. Şehrin göbeğine oturtulmuş başka bir çirkinlik abidesi olan “Warszawa Centralna” tren istasyonunun kirli basamaklarını tırmanırken adeta beni karşılamak için sıraya girmiş olan gökdelenlerin yanımdaki Fin arkadaşım Juho’ya dönüp bir “Oh my god!” çekmeme sebep olacaklarını nerden bilebilirdim ki!

Hostel!
İnternetten bulduğumuz Nathan’s Villa diye şehir merkezine 500 metre uzaklıktaki bir hostelin 6 yataklı bir odasına günlüğü 55 zlotiden (35ytl) rezervasyon yaptırdık. Bir hafta-on gün öncesinden rezervasyon yaptırsaydık 10zloti daha ucuza kalabilirdik. Hosteldeki ilk gecemizde çok tuhaf bir olaya tanık olduk. Varşova’daki ilk gecemizi hostelde geçirmek istemediğimizden bir bara veya bir klübe gitmek üzere hostelden ayrıldık. Uyumak için döndüğümüzde saat üçe geliyordu. Sabah dokuz gibi uyandık. Yan ranzada uyuyan Kanadalı çocuk (Almanya’da okuduğunu, Varşova’ya haftasonu için geldiğini söyledi) gece uyumaya çalışırken yarım saat boyunca “terrible noise” diye nitelediği bir ses-çığlık-inilti duyduğunu, yarım saat boyunca uyuyamadığı için daha sonra da konsantre olup uyuyamadığını söyledi. (Biz gece hostele geldiğimizde, odasından çıkıp üstünde şortuyla resepsiyona gelen genç bir adam resepsiyonist kadına bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, kadının söylediklerinden anladığım kadarıyla “görüyorsun ki ben burda yalnızım ne yapabilirim” falan gibi cümleyle karşılık verdiğini tahmin ettim. Yavaş hareketlerle, elini telefona götürüp üç haneli bir numara çevirdi ve 15-20 saniyelik bir adres tarifinden sonra telefonu sinirli bir şeklide kapattı.
Ertesi sabah kahvaltıda…
Hostelde sabah 8-11 arası mutfak tezgâhına dizilmiş 9-10 çeşit reçel-bal ve tost ekmeğinden kendinize güzel bir kahvaltı hazırlama şansına sahiptik, ayrıca 24 saat boyunca çay ve kahveyi ücretsiz içebiliyorduk (bulaşığınızı kendiniz yıkamak zorundasınız tabi!).
Kahvaltıda Zuzana, gece hostele vardığımızda gördüğümüz şortlu genç adamın resepsiyondaki kadına bahçede ikinci kattaki odasının pencereyesinden aşağı düşen ve bağıran-inleyen bir kız olduğunu, ambulansa haber vermesi gerektiğini anlatmaya çalıştığını söyledi. Zuzana Slovakyalı olduğundan Lehçeyi çok kolay anlayıp, konuşabiliyor. Hostel içinde Juho ile giriştiğimiz küçük çapta bir araştırma sonucu kızın gece bir gibi hostele geldiğini, camı açıp sigara içmek istediğini ve dengesini kaybedip aşağı düştüğünü öğrendik. İşin garip tarafı ise kızın yarım saat boyunca bahçede “terrible noise” çıkarması ve bizim odada kalan Kanadalı çocuk dahil hostelde uyuyanların kıllarını bile kıpırdatmayıp uyumaya çalışmaları. Bu gairp olay dışında hostel kaldığımız süre boyunca her şey yolundaydı. Temiz odaları, banyoları ve mutfağıyla, güleryüzlü ve “friendly” çalışanlarıyla Nathan’s Villa Hostel’de kalmaktan memnuniyet duyduk!
Varşova’da İlk gün!
Krakow’dan Varşova’ya gitmenin en zevkli ve en kolay yolu tren yolculuğu yapmak olmalı! Ekspres dedikleri hızlı trenle veya normal trenle yolculuk etme şansınız var. Öğrenciyeniz ekspres biletiniz 58 zloti (35ytl) olacaktır. Yaklaşık üç saatlik bir yolculuktan sonra kendimizi “Warszawa Centranla” tren istasyonunun basık atmosferinden bir an evvel kurtulmak amacıyla basamakları hızlı hızlı tırmanırken bulduk...
Bilim ve Kültür Sarayı
Şehrin merkezindeki, eski adıyla Josef Stalin Bilim ve Kültür Sarayı (Pałac Kultury i Nauki imienia Józefa Stalina- PKİN) 1952-55 yılları arasında Stalin’in emriyle 3500 Sovyet işçisinin (bunlardan 16’sı inşaat süresince meydana gelen çeşitli kazalar sonucu ölmüş) gece gündüz çalışmasıyla inşa edilmiş. Sovyet rejiminin dağılmasından sonra Stalin’in ismi binanın içi ve dışındaki çeşitli heykellerden ve salonlardan silindiği gibi, yapının isminden de kaldırılmış (bugünkü adı: “Bilim ve Kültür Sarayı”). Mimarisi o dönemde inşa edilen Sovyet “gökdelen”leriyle benzerlikler taşımakta, öyle ki aynı zamanda Moskova Devlet Üniversitesi binasının da mimarı olan Lev Rudnev’in Kültür ve Bilim Sarayı’nı tasarlarken adeta Üniversite binasından kopya çektiğini düşünmemek elde değil. 42 katlı yapı 231 metrelik uzunluğuyla Avrupa Birliği’ndeki 7. Dünyadaki 187. en uzun bina unvanına sahip. Ayrıca Tokyo’daki NTT Docomo Yoyogi Building’in 2002 yılındaki açılışına dek dünyanın en uzun saat kulesi unvanına da sahipmiş (şu an en uzun ikinci saat kulesi).
Hostele kaydımızı yaptırdıktan sonra soluğu binanın 30. katındaki terasta aldık. Varşova’yı 114 metre yükseklikten seyretmenin maliyeti 15 zloti. Terasın öyle aman aman görülmesi gereken bir Varşova manzarası yok. Zaten Varşova’nın öyle mutlaka görülmesi gereken bir manzarası olduğuna da inanmıyorum.
Yapıyla ilgili en ilgi çekici nokta ise Varşovalıların binaya taktıkları lakaplar. Stalin's syringe (Stalin’in Şırıngası), Russian Wedding Cake (Rus Düğün Pastası), Pajac (Soytarı- Lehçedeki Pałac[Palace] kelimesine yakın bir telaffuzu var) ve en ilginç olanı ise “Pekin” (yapının isminin kısaltılmış hali PKİN).
Ayrıca binanın 11. ve 12. katında Collegium Civitas adlı bir üniversitenin bulunuyor oluşu da bir diğer ilgi çekici nokta.
Varşova’da bir sergi: “Orientalizm”
Cumartesi günü Zuzana ile Varşova’nın en önemli müzelerinden biri olan Muzeum Narodowe’yi gezdik. Juho Varşova’da yaşayan Fin bir arkdaşıyla buluşup bir futbol maçına gittiği için bizle gelemedi (Juho’nun gittiği her şehirde bir futbol maçına gitmek gibi garip bir hobisi var). Halk Müzesi’ndeki geçici sergi üçte biri Osmanlı İmparatorluğu’yla alakalı olan “Orientalizm” adlı sergiydi. Ayrıca sergi süresince 17.10-21.12.2008 tarihleri arasında düzenlenecek olan etkinlikler broşürünü incelerken birkaç tanıdık isme de rastladım. 7 Aralık Pazar günü saat üçte Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler (Klimaty) adlı filmi gösterilecekken Prof. İlber Ortaylı da 18 Kasımda “Türk Tarihçilerin Gözünde Polonya”(Polska w oczach historiografow tureckich) adlı bir konferans verecekmiş.
Varşova Halk Müzesi’nin sanatsal ve tarihi açıdan ne kadar zengin/fakir olduğunu hakkında da bir şeyler söylemek isterdim ama henüz ne sanattan ne de tarihten böylesi bir teşhiste bulunabilecek kadar anlamıyorum.
Eski Yahudi Mahallesi
Krakow’da olduğu gibi Varşova’da da İkinci Dünya Savaşı öncesinde Yahudilerin yaşadığı bir Yahudi Mahallesi/Bölgesi varmış. Ghetto dedikleri yere gitmedik, zira yıkık iki parça duvardan başka bir şey bulamayacağımızı biliyorduk. Gökdelenlerle çevrelenmiş şehir merkezinin içinde sayılabilecek bir yerde bulunan Varşova’nın ayakta kalmayı başaran tek sinagogu Nożyk’i ve hemen 100 metre uzaklığındaki eski Yahudi sokağını gezmek daha cazip gelmişti bize. Cumartesi günü Sinagog’un kapalı olacağını akıl de edemediğimizde ne içini görebildik ne de restorasyon gördüğü için dışını. Bu kısa ziyaretimizden çıkardığım şey ise o iki yanı uzun eski binalarla çevrili dar sokakta yaşayan insanların en azından dünyanın başka bir yerlerinde de olsa artık nefes alamadıklarını, yaşayamadıklarını düşündükçe elinde fotoğraf makinesiyle şehri gezip-görmeye gelmiş bir turistten daha fazlası olduğunuzu hissettiğiniz. Sinagogun bulunduğu yeri terk ederken oradaki banklardan birinde oturan 80 yaşlarında, beyaz saçlı, hafif kamburu çıkmış bir kadın usulca seslenerek bizi yanına çağırdı. Ben ve Zuzana her zamanki gibi kadını Varşova’daki binlerce dilenciden biri sanarak yolumuza devam ettik. Yaklaşık on beş metre sonra dönüp arkama baktığımda Juho’nun kadınla bir şeyler konuştuğunu gördüm. Juho’nun merhaba-nasılsın-iyi günler üçlüsünden ibaret Lehçe kapasitesiyle kadınla konuşmasının imkansız olduğunu bilmem merakımı daha da artırmıştı. Yanlarına yaklaştığımda bu yaşlı kadının ne kadar akıcı bir İngilizceyle kendini ifade ettiğini gördüğümde ise baya şaşırdım. İsimlerimizi, nereden geldiğimizi, neden Polonya’da olduğumuzu, ne okuduğumuzu sorduktan sonra eğer istersek bize Sinagog’un hikâyesini anlatabileceğini söyleyip, bizim tereddüt içinde birbirimize baktığımızı görünce bunun için para istemeyeceğini de ekledi. İstersek Almanca veya Rusça olarak da anlatabileceğini (Rus Filolojisi okuduğumu duyunca şaşırmıştı) söyledi fakat bizden olumlu bir yanıt bulamayınca hikâyesine başladı. Varşova’da İkinci Dünya Savaşı öncesi büyüklü küçüklü 500’den fazla Sinagogun bulunduğunu fakat birkaç tanesi hariç hemen hemen hepsinin savaş zamanında yerle bir şehrin geri kalanı gibi yerle bir edildiğiyle başladı ve 500 rakamının bizi yanıltmaması gerektiğini Yahudilerin her köşeye sinagog dikmeye meraklı olmadıklarını; fakat Musevilikteki herhangi bir sinagoga ibadet etmeye gidip geri evinize dönerken kat ettiğiniz mesafenin 2000 adımı geçmemesi gerektiği kuralından dolayı şehirdeki sinagog sayısının bu denli yüksek olduğunu söyledi. Varşova’daki bu son sinagogun ise aslında ilk inşa edildiğinde Nozyk adlı bir tüccarın özel sinagogu olduğunu fakat bu tüccarın daha sonra sinagogu bütün Yahudilerin kullanımına açtığını söyledi. Varşova’daki bir diğer eski büyük Sinagog’un bugünkü pl. Bankowy’daki, tepesinde “Peugeot” yazan gökdelenin yerinde bulunduğunu anlatırken gözleri dolmuştu. Gözlerimizin hayretle açıldığını görünce elini 9-10 tane dergi ve poşetlerle dolu eski çantasına uzatırken Yahudilerin özel günlerinde yapıp yedikleri “Hala” adlı bir kurabiyeden(?) söz açtı. Çantasında 4-5 tane bu kurabiyelerden olduğunu eğer istersek bu yaşlı ve fakir ihtiyara verebileceğimiz ikişer zloti karşılığında onları bizimle paylaşabileceğimizi söyledi. Bir buçuk-ikişer zloti uzatıp çantasından çıkardığı beyaz poşeti aldık. “Hala”ları elimizde taşımamamız gerektiğini söyleyip Zuzana’dan poşeti çantasına koymasını istedi. Ayrıca çantasındaki dergileri de 9-10zloti karşılığında bize satabileceğini de söyleyip hemen ardından “ama olmaz, pahalı gelir bu size, öğrencisiniz siz dedi. Dergilerden biri yanlış hatırlamıyorsam Varşova hakkındaydı ve kapağında Putin’in resmi vardı. Hoş sohbetimizin içine para karışıncaya dek her şey güzeldi, “hala”ların akıbetiniyse akıp giden bu satırlarda bulacaksınız.
Polonya’nın 1939 öncesi ve sonrası Yahudi popülasyonu hakkında daha geniş bir yazı yazacağım, fakat eften püften bir şey olmasını istemediğimden önce biraz zaman yaratıp araştırmam lazım…
Varşova Üniversitesi Kütüphanesi
Yahudi Mahallesinden sonraki durağımız Wisla nehri kıyısındaki Varşova Üniversitesi Kütüphanesi oldu. Juho futbol maçına gitmek için yanımızdan ayrılmıştı. Kütüphaneni şu an bu yazıyı yazdığım Jagiellon Üniversitesi Kütüphanesi’nden (Biblioteka Jagiellonski) daha büyük olduğunu sanmıyorum; fakat çok daha modern dizaynı, giriş katındaki kitabevleri, kafe ve restoranlarıyla bir kütüphaneden çok daha fazlası olduğunu haykırıyor gibiydi. Kütüphaneye giriş kartımız olmadığından Jagiellon Üniversitesi’nden aldığımız öğrenci kimliklerimizi göstererek şansımızı denedik fakat güvenlik görevlisinin ayak bileklerimize taktığı prangaya uygun gördüğü uzunluk 6-7 metreden fazla değildi. Güvenlik kapısından kütüphane girişinde bulunan dört uzun sütuna kadar iznimizin olduğunu söylemesine rağmen biz kütüphanenin her yerini gezdik. Kütüphanede kaç kitap var neyi nerde barındırıyorlar falan filan gibi bir araştırma yapmadım, fakat bügune kadar İstanbul’da öyle bir kütüphane görmediğimi söylemem yeterli olacaktır herhalde. Kütüphanenin içini gezdikten sonra girişteki küçük açık büfeden bir şeyler yedik. Ağzına kadar doldurduğum plastik tabağa kaç para ödeyeceğimi merak ederken büfede çalışan Leh kızın tabağımı küçük bir tartıya koymasıyla “çiternaşçe/14” (zloti) demesi bir oldu; zira yemekler kiloyla satılıyordu. Yemekten sonra Zuzana çantasındaki “hala”ları hatırlatıp denemek istemediğini ve onları çöpe atacağını söyledi. Sırf merakımdan belki de günlerdi o pis çantada duran “hala”lardan birini elime aldım ve kenarından usulca ısırdım. Biraz şekerli ve sıradan bir tadı vardı, “nothing special” deyip “hala”ları Varşova Üniversitesi Kütüphanesi’nin küçük çöp kutusuna bıraktım…

1 Aralık 2008 Pazartesi

Krakow’daki en mutlu gün!

Saat 18:45 gibi (tam bir saat önce) bir haftadır hazırlamayıp, hocadan kaçtığım St. Petersburg’taki “Kunstkamera” müzesi sunumumu sunmak için enstitünün yolunu tuttum. Şahsına münhasır hocamız Janusz Swiezy’nin ofis saatlerini değiştirdiği öğrenince de baya bir üzüldüm.
Sabah resepsiyoniste Türkiye’den bir paket beklediğimi, paketi teslim almam için ne yapmam gerektiğini sordum. Oda numaramı sorup arkasını döndü ve 111N kutucuğundan küçük bir kağıt çıkarıp yurda 600metre uzaklıktaki küçük bir posta ofisini yarım ingilizcesiyle bana tarif etti. Aslında paketi yarın sabah gidip teslim almayı düşünüyordum ki, enstitüden çıktığımda resepsiyonist adamın paketi bugün de saat 18:00-20:00 arası teslim alabileceğimi söylediğini hatırladım. Yürüdüm, bu soğuk havada usanmadan yürüdüm! Tam 800 metre! :)
Posta ofisine vardığımda omuzumda asılı duran laptopumdan başka yanımda garip bir adrese, dünyanın öbür ucuna postalanacak sarı saman kağıdına paketlenmiş kitaplar olmadığını fark edince durumu pek garipsemedim diyemem! Ha bir de pek bir arkadaş canlısını olan Beyoğlu postahanesi çalışanlarına da Krakow’dan selam yollamak lazım! Sizi ne çok özledim bilemezsiniz! Dönünce bütün posta işleriyle ben ilgileneceğim! Beni posta işlerinden sorumlu müdür yapar mı acaba birileri? :)
Şu an yanımda, “dostum” (bu kelimeyi kullanırken kendimi 50 senelik köşe yazarları gibi hissediyorum) Serdarla paylaştığım 111N adlı sevimli küçük yuvamızdaki küçük çalışma masamın köşesinde duran dört kitap, iki de yayın kataloğunun verdiği mutluluğu laptopumun başında harcamak istemediğimden “language evening”e gitmek üzere yazıyı bitiriyorum. Başta PTT ve Poczta Polska olmak üzere yayında ve yapımda emeği geçen bütün arkadaşlarıma şınorhagalutyunlarımı haydnellemeyi bir borç bilirim! :)
Oda arkadaşına bir özür: Özenle hazırlanmış paketi parçalamaya gönlüm razı olmadığından ekmek bıçağımızı (hani geçen gün şokellaya daldırıp kullandığın var ya!) kullanmak zorunda kaldım, biraz bant kokuyor falan ama idare et gece dönünce yıkarım! :)

16 Kasım 2008 Pazar

Krakow’daki İlk İki Ay

Tam iki aydır Krakow’dayım. Asıl amacım Krakow’da geçirdiğim her ay sonunda birer “kendi kendine hasbihâl” niteliği taşıyan yazılar yazmaktı. İlk ay sonunda oturup yazımı yazamadığımdan, hedefi ıskalamış bulundum. Zaten daha neleri ıskalamadım ki Krakow’da geçirdiğim bu iki ay boyunca?
İlk ve en önemli hedef olarak belirlediğim Lehçe öğrenme hedefime ulaşıyorum. Beş ayın sonunda İstanbul’a döndüğümde hiç de küçümsenemeyecek bir Lehçe kapasitesine sahip olacağımı hissedebiliyorum. Fakat kendime ciddi bir itirafta bulunmak cesaretini gösterirsem benim için Lehçeden çok daha önemli olan Rusçada aynı başarıyı ve tempoyu tutturamadığımı söylemeliyim. Son bir haftadır ciddi şekilde sorunun nerede olduğunu düşünüp durur oldum. Sorun şu ki, Lehçeyi oturup planlı ve programlı şekilde çalışıp öğrenmiyorum, sokakta, tramvayda, kafelerin-restoranların menülerinden öğrendiklerimi Rusça sayesinde çok hızlı bir şekilde algılayıp, kullanabiliyorum. Rusça içinse durum biraz farklı. Günde en az iki saat planlı şekilde çalışıp, verilen ev ödevlerini düzenli şekilde yaparak hızlı ve güvenilir bir ilerleme kaydedeceğim açık. Peki çözümü biliryorsun da niye uygulamıyorsun diye sormazlar mı adama?
Bu sorunun da cevabı basit. Zira burda yaşadığım hayat benim hayatım değil, iki aydır hedeflediğim birçok şeyden sanki adım adım uzaklaşıyormuşum gibi hissediyorum. Haftada en az iki geceyi pek de hoşlanmadığın müziklerin çalındığı bir gece klübünde veya bir ev partisinde geçiriyorsun. Kaç defa bir “club”a gittim İstanbul’da? Bir? İki? Hadi dört diyelim. İlk başlarda pek de şikayetçi olmadığım bu duruma derslerimi etkilemeye başladığı anda bir son vermem gerektiğini anladım.
Geçen hafta yine her hafta olduğu gibi bir Rusça teste tabi tutulduk. Sınıftaki diğer Erasmus öğrencileri olan Belçikalı üç kız aynı zamanda hem Lehçe hem de Rusça çalıştıkları için onların test kağıdı da Leh öğrencilerinkiyle aynıydı. Hoca önüme boş bir A4 kağıdı koyup süpermarkete gittiğimde kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği için neler aldığımı on beşer kelimeyle anlatmamı ve en favori üç filmimi özetlememi istediğinde şok oldum. Krakow’daki en kötü günümdü belki, test kağıdını yarı boş olarak hocaya teslim edip sınıftan çıktıktan sonra “kendi kendimle hasbihâl” çoktan başlamıştı bile. Üç senedir çalıştığım bir dilde yaptığım alışverişi anlatamıyorsam? En sevdiğim iki üç film hakkında iki lafı bir araya getirip yazamıyorsam?
Yurt hayatına alıştım diyebilirim. Haftada iki kez de olsa akşamları yemek yapıyoruz. Makarna, haşlanmış patates falan yiyiyoruz. Çarşamba günü gidip kendime slip mayo, bone ve gözlük aldım. Yurda iki ve sekiz dakika yürüyüş mesafesinde iki tane havuz var. Bir saat yüzebilmek için 7 zlotiyi (4ytl) gözden çıkarmanız gerekiyor. Haftada en az üç gün havuza gitmeye karar verdik.
İki aydır kitap okumadım. Geçen yıl Tüyap kitap fuarında Varlık Yayınları’nın standından satın aldığım Anna Ahmatova’nın “Ardından”ını okumaya çalıştım, çeviri Almanca-Rusça bir baskıdan yapılmış, olmamış diyebilecek kadar incelemedim ama sinmedi içime. Eylül başında Rober’in hediye ettiği Kundera’nın “Yavaşlık”ına gitti elim birkaç kez. Otuz-kırk sayfa da okudum hani. Sonra bir baktım bir kelime: “Sofracı”. Merak ettim internetten araştırdım Vikisözlük’te karşıma çıktı: “Saraylarda sofrayı kurmak, kaldırmak, yemeği dağıtmak gibi işlerle görevlendirilmiş kimse”. Kitapta söz konusu olan mekan saray falan değil, bir restoran. Çevirmenin “sofracı” dediği şahıs ise özgün Fransızca metinde çok büyük bir ihtimalle “garçon” olarak geçiyordur. “Garson” yerine “sofracı”yı tercih etmek için bir kez düşünmek yetmeyebilirdi bence. Her neyse, Özdemir İnce’ye Türkçe öğretecek değilim.
Burada hayat farklı yürüyor. İnsanların yedikleri farklı, içtikleri farklı, düşünmek zor
unda oldukları, olmadıkları farklı. Hemen hemen her şeyin alıştığınızdan farklı biçimde yaşandığı farklı bir şehirde, farklı bir ülkede yaşamanın dayattığı farkındalıklara göre bir yaşam çizmek bazen sıkıcı olabiliyor. İstanbul’da yayaya kırmızı yanıyorken karşıdan karşıya geçmenin cezası var mı bilmiyorum; ama burada yakalandığımda 100 zloti ceza ödeyeceğimin farkındayım ve gece yolda bir tek araç bile yokken ışığın yeşile dönmesini beklemem gerekiyor. Meraklısı olduğumdan değil ama, sokakta içki içmenin cezası da aynı. İnsanların yedikleri farklı şeylerle de aramın pek iyi olduğu söylenemez. İki aydır Krakow’dayım fakat henüz üç-dört haftadır Leh yemeklerini denemeye başladım. Çorbaları hoşuma gitti. En favori yemeğim “barszcz z kroketiem”. Küçük bir kase içinde sunulan, Rusların geleneksel çorbası “Borşç”u sevmedim diyemem, yine küçük bir tabakta birkaç dilim salatalık ve domates eşliğinde sunulan, içi tavuk etiyle dolu kroketin ise Slav mutfağına özgü bir yemek olduğunu sanmıyorum. Bir gün de “Ukrayna Borşç”u dedikleri çorbayı denedim yurdun yemekhanesinde. Diğer borşçtan farklı olmak üzere içinde havuç rendesi, fasülye taneleri ve ne olduklarını anlayamadığım dört-beş tür sebze daha vardı. Her resrotanda türlü çeşitleriyle karşılaşabileceğiniz “żurek (Jurek)”le de aram iyi. Şimdiye kadar yumurtalısını (çorba tabağının orta yerinde öylece duran haşlanıp soyulmuş yumurtayı gördüğümde şok olmuştum) ve patatesli-sosislisini denedim.
Varşova’da Çek mutfağıyla da ufak çapta bir temasta bulundum. Varşova’daki il
k gecemizde gittiğimiz ve gayet popüler olduğunu düşündüğümüz (restoran tıklım tıklım doluydu ve fiyatlar diğer restoranlarınkinden çok daha yüksekti) Çek restoranı “U Szwejka”da (Şvayk’ın Yeri) içtiğim kekikle süslenmiş dağ/orman mantarlı geleneksel Çek çorbası çok lezzetliydi. Ayrıca “Old Town” dedikleri Varşova’nın en turistik yeri olan bir restoranda denediğimiz geleneksel Macar yemeği Gulaş’ın tadı da (Gulyás- Macarcada sığır güden kişi, çoban demekmiş) fiyatının 19zloti (11ytl) olduğunu öğrenene dek çok lezzetliydi. Menüdeki “19zloti”yi “12zloti” olarak görüp siparişi vermemize sebep olan arkadaşım Juho ise üzgündü.
İki hafta önce bir akşam vakti, meydandaki Adam Mickiewicz heykelinin altındaki mermer-banklardan birinde yalnız başıma oturuyordum ki Krakow’da her köşebaşında karşılaşabileceğiniz dilencilerden birinin bana doğru yürüdüğünü fark ettim. Turist olduğum her halimden belli olac
ak ki benimle İngilizce konuşmaya çalıştı ilk önce, başımdan savmak için İngilizce bilmediğimi söyledim, Almanca konuşmaya çalışınca çok az Rusça konuşabildiğimi itiraf ettim. Rusça biliyor olduğunu tahmin etmek çok zor olmasa gerekti çünkü 55-60 yaşlarında (sonradan tam 60 yaşında olduğunu öğrendim) gösteriyordu. Önce nereli olduğumu sordu ve Türkiye’li olduğumu duyunca Atatürk’ten ve İstanbul’da bahsetti. Boğaz’ı ve Aya Sofya’yı biliyordu. Türkçe ve Arapçanın ayrı iki dil olduklarını bildiğinin vurguladıktan sonra belki anlarım umuduyla Arapça kelimeler sarfetti. Adımın Ararat olduğunu öğrenince çok şaşırdı ve Ermenistan’da bulunan, Ermeniler için önemli bir dağ olduğunu söyledi. Tabii ki dağın Türkiye sınırları içerisinde bulunduğunu söyledikten sonra Ermeniler hakkında anlattıklarını dinlemeye devam ettim. Kendisinin de yakınlarında bir köyde doğduğu Łódź şehri yakınlarında bir yerlerde yaşayan iki baba-oğul Ermeni tanıdığı olduğunu babanın adının Ruben olduğunun oğlunun adını hatırlayamadığını söyledi. Büyük ihtimalle Sovyetlerden göçmüş olabileceklerini tahmin ettiğim bu iki Ermeni hakkında birkaç tatlı söz söyledikten sonra usulca Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni Soykırımı’ndan haberdar olduğunu söyledi. Türkiye’de kadınları çarşaf kullandıklarını Türkiye’nin koyu müslüman bir ülke olduğunu bildiğini söyledi, anadili olduğu için Lehçe; Rusça, İngilizce ve Almanca konuşabiliyordu. Bildiği dilleri okulda öğrendiğini, sekiz yıldır Krakow’da yaşadığını, evsiz ve işsiz olduğunu sıralarken avucundaki 2 zlotiyi hissedince teşekkür etti ve beni yalnız bırakmak için en uygun anı kollamaya başladı. Adı Macek olan bu Leh dostumun yanımdan ayrılırken kulağıma fısıldadığı Rusça cümleyi bugünlerde unutmamaya özen göstersem iyi olacak: “Ben çok gezmedim, işsizim, evsizim; ama çok kitap okurum.”

2 Kasım 2008 Pazar

Yeni Oda Arkadaşımız “SPÇi”

Tam bir aydır Zaczek’te yaşıyoruz. Son iki haftadır depo görevlisine uyguladığımız presin meyvesini geçtiğimiz salı sabahı saat 08:20 gibi aldık. İki haftadır bizi bugün git-yarın gel diyerek oyalayan ve havlu-çarşaf-yorgan kılıfı gibi en basit ihtiyaçlarımızı bile anında karşılamak yerine her seferinde “pliz kontak mi leytır” diyerek sıvışan görevliyi önümüze kattığımız gibi buzdolaplarının saklandığı odaya yollandık. İçeri girdiğimizde odanın ortasına gelişigüzel atılmış, ikisi çok küçük, biri çok büyük bir diğeri de orta boyda dört yaşlı buzdolabı tarafından karşılandık. Küçük olanların hiç çalışmadığını, büyük olanın çalıştığını, orta boylu olanın, yani yeni oda arkadaşımız “Spçi”nin de idare edecek kadar çalıştığını söyledi. Büyük olanı alsaydık odada bize hareket edecek yer kalmayacaktı, öyle ki “Spçi”yi evlat edinmekten başka çaremiz yok gibiydi. Buzdolabının içini eliyle şöyle bir yoklayıp ışığının da yandığını görünce “tamamdır abi aradığımızı bulduk” onayını veren Serdar’ın gazıyla buzdolabını sırtladığımız gibi tekerlekli arabaya koyup küçük ama sevimli 111N’mizin yolunu tuttuk...
Spçi’nin dışı içinden daha soğuk, benimle yaşıt olduğunu tahmin ettiğim motoru üç buçuk dakikada bir üç saniyelik bir “hırrrrrr” sesi çıkarıp “tıkk” deyip duruyor. Kapısını açmak üç-dört saniye sürebiliryor; zira birden açmaya kalkarsanız ön sol ayağı olmadığı için dolap öne düşüyor, kapısını açmayı başarsanız bile nefesinizin tutmadan karşısında durmak cesaret istiyor. Anlık bir yanılgıyla sahiplendiğimiz bu yardıma muhtaç arkadaşımızla yarın sabah depo açılır açılmaz vedalaşacağız.

1 Kasım 2008 Cumartesi

Krakow’da Ders Zamanı

Krakow’a gelmeden önce aklıma takılan ilk ve en önemli sorulardan biri Rusçadan uzaklaşıp uzaklaşmayacağımdı. Geçen yıl Krakow’da öğrenim gören sınıf arkadaşlarımızdan Rus Dili ve Kültürü üzerine çalışan Leh öğrencilerin Rusça seviyelerinin epey bir yüksek olduğunu ve bu yüzden Rusça derslere katılma şansı bulamadıklarını duymuştum. Açıkçası planım Rusçamı geliştirmekten çok unutmamak, diğer yandan İngilizce dersler seçerek İngilizcemi geliştirmek ve aynı zamanda Lehçe kursum sayesinde Lehçe öğrenmekti.
Öğrenim gördüğümüz Jagiellonian University 2008-09 eğitim-öğretim yılına Ekimin ilk haftasında başladı. Ekimin beşinden itibaren ders seçme sürecimizin başladığını ve iki, en geç üç hafta içinde sömestr boyunca takip etmek istediğimiz dersleri belirlememiz gerektiği daha önceden bildirilmişti. İki veya üç günde bir güncellenerek mail adresime gönderilen üniversite bünyesinde okutulacak olan İngilizce dersler programından ilgimi çeken dersleri belirledim ve deneme amaçlı olarak derslere katıldım. Deneme derslerin sonucunda haftalık ders programıma son halini vermiş oldum:
“History of Polish Culture” (Leh Kültürü Tarihi),
“Contemporary Polish Film I” (Çağdaş Leh Sineması I),
“Yiddishkeit – Language and Culture of Ashkenazi Jews”
(Yidiş­ - Aşkenaz Yahudilerinin Dili ve Kültürü),
“Social Life Under Communism. The Polish Case”
(Komünizm Etkisinde Sosyal Yaşam. Leh Durumu/Meselesi),
“Kultura Rosji i Narodów Sąsiednich
(Rusya ve Komşularının Kültürü [bu seçtiğim tek Rusça ders]),
“Polish Language Course” (Lehçe Kurs).
Programımdaki tek Rusça ders için 2x90dk. gramer, 2x90dk. konuşma ve dinleme dersi olmak üzere haftanın dört günü fakülteye gitmek zorundayım. Diğer İngilizce derslerimin her biri ise haftada sadece 90 dakika işlenmekte. Lehçe kursumuz haftada iki gün, günde 130 dakika. Zaten eylülde iki haftalık “Polish Survival Course”a katılıp sınavı verdiğimiz için Lehçe kursumuza ikinci seviyeden başladık. İngilizce ders veren bütün hocaların İngilizceleri yeterli seviyede, özellikle Leh Kültürü Tarihi dersini okutan doçentin İngilizcesi çok akıcı ve İngilizce ders dinleme alışkanlığım olmadığından ders sırasında not alamıyorum. Derslerden geçmeniz için ya sınavı vermeniz ya da 6-10 sayfa uzunluğunda bir makale yazmanız gerekiyor.
İstanbul’da üçüncü sınıfa geçmiş olmama, yani üç yıldır Rusça çalışıyor olmama rağmen burda ikinci sınıf öğrencilerinin derslerine girmek zorundayım. Sınıf A-B-C olmak üzere üç gruba ayrılmış. Rusça çalışan diğer Erasmus öğrenci arkadaşlarımızla gruplarımızı seçmeye gittiğimizde C grubunun seviyemin altında kalacağını düşünerek B grubuna girmeyi istedim; kordinatörümüz B’de yer kalmadığını belki A grubunu denememin benim için daha faydalı olacağını söyledi. A gurubunun seviyesi diğer İngilizce dersler ve Lehçe kursumla beraber yürütemeyeceğim kadar yüksekti, şu an derslerine girdiğim B grubundaki öğrencilerle hemen hemen aynı seviyede olduğumu ve dersleri rahatlıkla takip ettiğimi söyleyebilirim.
Leh Kültürü Tarihi’nin ilk dersinde not düşmeye değer bir şey oldu. Polonyalıların tarih boyunca nasıl adlandırıldıklarından bahseden hoca “Leh” kelimesinden söz açtı ve bugün bütün dünyada “Polonya”nın “Poland”, “Polonyalı-Polonya dili”nin de “Polish” olarak bilindiğini ve dünya üzerinde sadece tek bir dilde “Leh” ve “Lehistan” kelimesinin kullanılageldiğini tekdüze ve her zamanki gibi kendinden emin ses tonuyla söyleyip sorgulayan gözlerle sınıfı süzdü ve cevap bulamayınca devam etti: “Turkish!!!”. Daha ilk günden hocanın karizmasını 35-40 Erasmus öğrencisinin önünde yerle bir etmenin pek hoş karşılanmayacağını düşündüm ve dersten sonra yavaşça kürsüye yaklaşıp Ermeni olduğumu, Ermenice bildiğimi ve Ermenicede de “Lehistan/Lehasdan-Leh” sözcüğünün kullanıldığı söyledim. Şaşkın gözlerle bana bakan hocanın dudaklarından dökülenler şunlar oldu: “Ooo! I did not know that, i really did not know that, thank you very much, thank you” oldu. Nazikçe Ermenilerin ve Türklerin yüzyıllarca birlikte yaşadığını ve muhtemelen Ermenicenin Türkçeden etkilendiğini anlatmaya çalışan Janusz Barański bir an evvel dışarı çıkıp pis pis sırıtmayı sabırsızlıkla beklediğimi hissetmemiştir umarım. Dersler hakkında yazmayı sürdüreceğim…
Resimler
1-"Social Life Under Communism. The Polish Case" adlı dersi işlediğimiz sınıfın da bulunduğu üniversitenin ana binası "Collegicum Novum"
2-Lehçe kurs gördüğümüz Polonistik Enstitüsü